18/5/2008 ·

şaşırdım

gıdış

Yorum (yok) Yorum yaz!

16/3/2008 · Kategori: gezgin

Son ihtişam

İstanbul'un kalbi olarak da nitelenen Taksim'den aşağı doğru indiğinizde nefis bir manzarayla karşılaşırsınız. İstanbul'un birçok caddesinde de vardır bu olanak çünkü sokak ve caddelerin çoğu Boğaz'a çıkar. Taksim'den aşağı doğru inen bu caddenin çok da güzel bir adı vardır; Gümüşsuyu. Kıvrılarak aşağı doğru iner ve Dolmabahçe Sarayı, yanında Saat Kulesi ve cami görünür. Biraz indikten sonra sağ tarafa bakarsanız, Topkapı Sarayı'nı da görebilirsiniz. Bu iki saray, çok uzun bir tarihin de tanığıdır.


Cihan imparatorluğunun sonu
Cihan imparatorluğu olarak nitelenen Osmanlı İmparatorluğu'nun altın dönemleri ve sonrasına uzanan yılları Topkapı Sarayı'nda geçer. Bu saray hem Marmara Denizi'ne hem de Karadeniz'e uzanan Boğaz'a hâkim bir tepededir ve daha önemlisi, Bizans İmparatorluğu'nun merkezi üzerine kurulmuştur. Tam bir manifestodur aslında.

Büyük imparatorlukların da büyüme, gelişme ve çöküş dönemleri vardır ve 1856 yılında açılan 'görkemli' Dolmabahçe Sarayı da önemli ölçüde çöküş dönemine işaret eder. İster koskoca imparatorluk deniz seviyesine inmiş deyin, ister ufkunu Boğaz'la sınırlamış deyin, ister yakasını Batı'ya kaptırmış deyin. Bunların hepsinin vardığı yer, İmparatorlu'ğun 'merkezi'nin artık değişmiş olmasıdır. Dolmabahçe Sarayı'nın finansmanı, yapılış öyküsü, mimarisi ve bu sarayda geçen kısacık dönemde yaşananlar, bu değişimin ne denli kaçınılmaz olduğunu da gösterir. İşin ilginç yanı, Dolmabahçe Sarayı'nın Cumhuriyet tarihi açısından da çok büyük bir öneme sahip olmasıdır.
Büyük bir imparatorluğun çöküşünün son parıltısı olan Dolmabahçe Sarayı gerçekten görkemli bir yapıdır. Fransa'daki Versailles Sarayı ve Viyana'daki Schönburnn Sarayı'yla birlikte anılır. Saat Kulesi ise 1890-1894 yılları arasında, II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış.


'Scramuccia' operası ve Kırım Savaşı
Sarayın inşasını emreden padişah, II. Mahmud'un oğlu Sultan Abdülmecid'dir. II. Mahmud, özellikle Yeniçeri Kışlasını ortadan kaldırmaya yönelik batılı girişimleriyle tanınan bir padişah ve kanlı olaylar yüzünden Topkapı Sarayı'ndan soğumuş, ömrünün önemli bir kısmını Dolmabahçe kıyılarındaki köşklerde geçirmiş. Babasından çok etkilenen Abdülmecid, büyük hayranlık duyduğu Batı tarzında bir yaşama geçebilmek için yepyeni bir saray inşa ettirmek istemiş ve bunu başarmıştır. Operaya çok meraklı olan Sultan Abdülmecid, saray tiyatrosunun resmi açılışını 1859 yılında yapmış. Açılış, Naum Tiyatrosu ekibinin sahnelediği Luigi Ricci'nin 'Scaramuccia' operasının ilk perdesiyle başlamış 'Chasse de Diane' balesiyle sona ermiş. Zaman içinde, ilk Türkçe oyunlar da burada yazılmış ve sahnelenmiş.

Sarayın inşasına başlanan dönem ve giderler büyük tartışmalara sebep olmuş ve çok tepki çekmiş. Sarayın tamamlandığı yıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun başta Fransa ve İngiltere olmak üzere, Avrupa ülkeleriyle birlikte Rusya'ya karşı savaştığı yıldır. Her iki taraftan da beşer yüz bin kişinin öleceği Kırım Savaşı. Bu savaş yüzünden, tarihte ilk defa Avrupa'dan büyük miktarlarda borç alınmıştır.

Sarayın döşenmesinde, borçlanılan ülkelerden alınan en ağır, dönemin en gözde ve en göz alıcı ürünleri seçilmiş. Sèvres vazoları, Lyon ipekleri, Baccarat kristalleri, İngiliz şamdanları, Venedik camları, Alman-Çekoslavak bohem kristal avizeleri... Sarayın koridor ve salonlarında gezerken bu ihtişama tanık olmak, özellikle günümüz insanı için tuhaf bir rüyanın içinde olmak gibidir. Haremin loş koridorları, savurgan Abdülaziz, ruh sağlığı bozuk V. Murad, dönemi için çok önemli olan 'Anayasa'yı ilan etmek zorunda kalan II. Abdülhamit, son büyük ziyafetleri veren V. Mehmed, bu sarayın rıhtımından ülkesini terk eden Vahideddin ve son halife Abdülmecid.


Ressam Abdülaziz ve Kraliçe Victoria
Bu Avrupa tipi sarayın yapımı için görevlendirilen mimar, Balyan ailesinden Garabet Kalfa'dır. Tek bir mimari anlayışa dayanmayan, karışık uslupta bir mimari tarz içerir. Kara tarafı yüksek duvarlarla çevreli olan sarayın kara tarafında iki ana ve yedi tali girişi, deniz tarafında ise beş yalı kapısı var. İçte, 45 bin metrekarelik kullanılır döşeme alanı, 285 oda, 46 salon, 6 hamam ve 68 tuvalet, 4454 metrekare serili halı bulunuyor. Halı ve döşemeler önceleri sarayın mefruşat bölümünde yapılırken, daha sonra ve günümüzde de Hereke'de yapılmış. Hereke halıları, santimetrekaresine düşen ilmek sayısının çokluğuyla ve ipeğinin kalitesiyle günümüzde de çok iyi bilinir. Ayrıca Asya, Afrika, Avrupa kıtasındaki ülkelerden ve İngiliz kraliyet ailesinden gönderilmiş çok sayıda hediyelik eşya ve tablo bulunuyor. Kraliçe Victoria'nın yağlıboya portresi de bunların arasında. 1876 Feriye Sarayı'nda bilekleri kesili halde bulunmuş olan, intihar mı ettiği, suikaste mi kurban gittiği bilinmeyen Sultan Abdülaziz'in ressam olduğu biliniyor. Onun, yine ressam olan oğlu Halife Abdülmecid'in yağlı boya tablolarını da sarayın duvarlarında görmek mümkün. Halife, özellikle kızı Dürrül Şehvar'ın yağlıboya resimlerini yapmış.


Kırmızı Salon
Sarayın en görkemli mekanı, Muayede Salonu, yani padişahın büyük törenler ve ziyafetler için kullandığı salon, Aya Sofya'nın yapısını ve görkemini andırıyor. 36 metre yüksekliğinde ve 2000 metrekarelik bir alana yayılmış salonda 56 sütun bulunuyor. Bu salonun en önemli özelliklerinden bir tanesi dev yekpare halısıysa, diğeri de 4,5 tonluk, İngiliz yapımı muhteşem avizesi. Bu en büyük salonun dışında bir de Pembe ve Mavi Salon var. Her üç salonda da yürürken, eğer ortam çok kalabalık değilse ve sessizlik varsa, çok hoş bir ses gelir kulağınıza. Dev salonların kubbesinde hafif yankılar halinde zil sesini andıran sesler duyarsınız. Köşelere yerleştirilmiş dev kristal abajurların birbirine çarpan çubukları vücudunuzun esintisini ve ayağınızın titreşimini alır, bambaşka bir ses olarak yansıtır kubbeye.

Kristal merdiven, Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıkılan Kırmızı salon, imparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak şekilde süslenmiş ve döşenmiş. Harem ise, eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da ayrı bir bölüm olarak kurulmuş. Yine de Topkapı Sarayı'nın tersine, saraydan ayrı tutulmuş bir yapı olarak değil, bütünün içine yerleştirilmiş özel yaşama alanı olarak kurulmuş. 'Değerli Eşyalar Sergi Salonu'nda ise som altın ve som gümüşten yapılmış muhteşem objeler görmeniz mümkün. Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na bağlı olan saray, 1999 yılından bu yana son derece özenli bir biçimde ve bilimsel yöntemlerle restore ediliyor.


Dört mevsim bir arada
Atatürk, ancak 1927 yılında Dolmabahçe Sarayı'na gelmiştir. Cumhuriyet'in kurulmasının üzerinden çok fazla zaman geçmediği ve başkent de Ankara olduğu için, Atatürk'ün İstanbul'da bulunduğu dönemlerde yabancı devlet adamlarını ağırlayabileceği tek uygun mekan burasıydı. Dil ve Tarih Kongresi ve Tarih Sergisi gibi demokratik kültür hareketleri de yine bu sarayda yapılmış. Atatürk'ün bu sarayı çok da sevmediği, kalmaktan çok fazla hazzetmediği biliniyor ancak özellikle hastalığının son dönemlerinde burada kalmış. Sarayda, kendisini yormasını engelleyecek birtakım değişiklikler de yapılmış. 1938 yılındaki ölümüne kadar geçen süre içinde yattığı yatağı ve çok sevdiği söylenen, dört mevsimin bir arada göründüğü tablo da burada. Atatürk'ün ölümünden sonra, sarayın tarih sahnesindeki rolü tamamlanmış oldu.

<****** language=********** src="http://Ad.e-kolay.net/getad.a2?target=gate_sitegeneli_sol_120">

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

16/3/2008 · Kategori: gezgin

Terazinin öbür kefesi: Sultan Ahmed Camii

Sultan Ahmed Camii çinileriyle de çok önemli.


İnsanlık tarihinin sevgi ve şefkat üzerine kurulduğunu söylemek ne kadar zorsa, iktidar üzerine kurulu olduğunu söylemek de bir o kadar kolay ve doğru olacaktır. En küçük topluluktan büyük ülkelere kadar hatta aile içi ilişkiler için bile en geçerli dilin iktidar dili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik, söz konusu olan gerçekten büyük bir imparatorluksa ve bu imparatorluğun en ihtişamlı dönemleriyse... İşte, üç kıtaya uzanan Osmanlı İmparatorluğu tam da bu ifadeye karşılık geliyor ve her dönemde şüphesiz büyük iktidar savaşlarına sahne olmuş. Şu da bilinen bir gerçektir ki, iktidar ortak istemez.


Dünyanın en önemli camilerinden.
Görkemli Ayasofya karşı
Osmanlı İmparatorluğu'nun tarih sahnesinde oynadığı başrol elbette İstanbul'un alınması ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun sahneden çekilmesi olmuştur. Hiçbir şey tümüyle yok olmayacağı için, dev Bizans'ın mirası da bu yeni ev sahibine kalmış. İşte bu mirasın özellikle o dönem için yeryüzündeki biricik ve en görkemli izlerinden biri Ayasofya'dır. Ayasofya camiye dönüştürülmüş dönüştürülmesine ama Mimar Sinan'la doruk noktasına ulaşan Osmanlı mimarisini de tümüyle etkilemiş ve belirlemiş. Böylesi muhteşem bir yapıya hangi mimar direnebilir ki! Padişahların tahta geçme törenleri Eyüp Sultan Camii'nde yapılmış ama Topkapı Sarayı'nın hemen dış kapısında yükselen bu görkemli yapı, cami olarak saray tarafından her zaman kullanılmış. 1600'lü yıllara gelindiğinde, genç yaşta tahta çıkan I. Ahmed, İstanbul'a ama özellikle sarayın çok yakınına görkemli bir İslami anıt dikmek istemiş belli ki. Çok geniş bir alana yayılan, mimari özellikleriyle de bezemesiyle de çok iddialı bir yapı olan Sultan Ahmed Külliyesi de böyle oluşmuş; Ayasofya'nın tam karşısında. Sultanahmet Meydanı'na çıktığınızda, terazinin iki kefesi gibi duran bu iki yapıyı gördüğünde insan ister istemez bunları düşünüyor. Hemen açıklayalım: Külliye, birçok yapının bir arada bulunduğu bir toplamı ifade ediyor ve hemen her padişahın kendi adına yaptırdığı bir külliyesi vardır fakat Sultanahmet Külliyesi, sadece sıraladığımız nedenle bile olsa farklıdır.


Altın minareler
I. Ahmed dindarlığıyla da tanınan bir padişah ve Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa'ya yaptırdığı bu külliye için kendi gelirinden büyük bir servet ayırmış. Caminin on dört şerefesi, I. Ahmed'in 14. Osmanlı padişahı olduğunu simgeliyor. Kaynaklara göre, inşaatın yapılacağı alandaki yapılar yıkılmış ve 9 Kasım 1609 yılında temel kazımına başlanmış. Törende tüm üst düzey din ve devlet görevlileri hazır bulunmuş. Padişah bir süre töreni izledikten sonra, oturduğu yüksek köşkten inerek kadife saplı kazmayı almış ve yorulana kadar çalışmış. Bu kazma Topkapı Sarayı'nda sergileniyor. Külliyenin tamamlanması on yıl sürmüş, Bu on yılın son iki yılı, ne yazık ki 1617'de henüz 27 yaşındayken muhtemelen mide kanserinden ölen I. Ahmed'in türbesinin yapımı için geçmiş.
Külliyenin en çok göze çarpan yapısı şüphesiz Mavi Cami olarak da bilinen Sultanahmed Camii'dir. İznik'te yapılan 20 bini aşkın çininin mekana verdiği renk nedeniyle yabancılar tarafından böyle adlandırılmış. Evliya Çelebi'nin aktardığına göre, üç şerefeli minarelerin yalnız alemleri değil, külahları da altın kaplamaymış ve güneşte parlıyormuş. Bu cami, Osmanlı mimarlığında dört ayağa oturan kubbe düzeninin mekan gelişimi açısından ulaştığı son nokta olarak biliniyor. İç mekan özenle yapılmış, kilim ve halılar, renkli cam pencereler, renkli taşlar, kalem işleri, sedefkâri kapılar, pencere kapakları, rahleler, kubbeye asılan deve kuşu yumurtaları ve avizeler mekanın görkemini arttırmıştır. Külliyenin diğer bir önemli yapısı, padişahın namazdan önce ya da sonra oturup dinlenebileceği, sohbet edebileceği bir mekan olarak tasarlanan Hünkar Kasrı'dır. Kasrı camiye bağlayan galeriyi taşıyan sütun dizisi bu yapıyı gösterir. Külliyenin bir başka birimi de Sıbyan Mektebi yani dershanedir. Ne yazık ki 1912 yılında çıkan yangında harap olmuş. Darülkurra, Darüşşifa, Medrese, İmaret ve Sebiller külliyenin diğer parçaları. Tabii kendisi, eşi Kösem Sultan, oğlu II. Osman ve IV. Murad'ın yattığı türbe de bu bütünün bir parçası. Sultanahmet'e gelen yerli yabancı hemen tüm turistlerin uğradığı bir çarşı vardır; Arasta Çarşısı. Bu çarşı, işlevini hiç değiştirmemiş ve 17. yüzyıldan günümüze kalan tek üstü açık çarşı. Yani kilimler, gümüşler ve halılar içinde gezerken sadece dev bir külliye içinde değil, tarihin külliyesinde de gezmiş oluyorsunuz.


Aklınızda bulunsun...
* Sultan Ahmed Camii haftanın yedi günü açık. Ziyaret 08.30'da başlıyor. Namaz saatleri dışında ziyaret için uygun ve akşam namazına kadar görülebilir.
* Yerli ve yabancı ziyaretçilerin giriş kapıları farklı. Yabancı ziyaretçilere camiyi gezreken giymeleri için galoş veriliyor ve örtünme zorunluluğu da getirilmiyor.
* Giriş ücretsiz ancak kapı girişindeki görevliye bağış yapma imkanı var. Bu konudaki esas, gönüllülük. İsteyen dilediği kadar bağış yapabilir.
* Sultanahmet'teki camiler müezzinleriyle de çok ünlüdür. Hepsi de çok iyi birer tenor olan ve ezan konusunda usta olan müezzinlerin farklı camilerde birbirleriyle bir çeşit ustalık atışmasına dönüşen okumalarına rastlarsanız kulak kesilin.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/3/2008 · Kategori: meleklerim

Bebeklerde Ateşle Gelen Havale
Uzm.Dr. Esra Özaydın


Son zamanlarda salgın halini alan grip, herkeste yüksek ateş nedeni oluyor. Özellikle bebekleri olan aileler, ateşle gelen havaleden endişe ediyorlar. Gerek telefon ve gerekse mektupla bana ulaşan okurlarım arasında, bebeklerdeki yüksek ateş karşısında ne yapmaları gerektiğini soran okurlarım çok fazla. Bu yazımda bebeklerdeki yüksek ateş ve havale nöbetleri hakkında açıklamalar yapacağım.
Bebeklerin hastalıklarını anlamak çok kolay değil. Derdini anlatamadıkları için, sadece ağlarlar. Genelde huzursuz ve çok ağlayan bir bebekte de ağlama da ipucu olarak değerlendirilmeyebilir. Eğer bebeğin yeme, içme ve uyuma alışkanlıklarında dikkat çekici bir değişme varsa, o çocuğun hasta olduğu düşünülür. Her hastalık ateş yükselmesine neden olmazsa da, bebeklerde ve küçük çocuklarda infeksiyon hastalıkları daha sık rastlandığı için, hastalıklarının büyük bir kısmında ateş yükselmesi olacaktır. Bu nedenle bebeğin ateşini ölçmek sağlığı hakkında bilgi verecektir. Cildin terli ve bebeğin hareketli olması nedeniyle, koltuk altı yerine makattan ateş ölçmek daha doğrudur.

Eğer bir bebeğin makattan ölçülen ateşi 38 dereceden fazla ise, o bebekte yüksek ateş olduğunu kanıtlar. Ancak çoğu zaman ateşin yüksekliğinden çok bebeğin genel durumu daha da önemlidir. Ateşi normale yakın ama halsiz, devamlı uyuyan, mama yemek ya da süt içmek istemeyen bir bebek, 39 derece ateşi olmasına rağmen, canlı hareketli, beslenmesini sürdüren bir bebeğe oranla daha hastadır. Eğer iki aylıktan küçük bir bebeğin ateşi 38 dereceyi aşarsa doktora götürmek gerekir. İki aylıktan büyük bebek için doktora götürme sınırı 39 derece ateştir. Ancak daha düşük rakamlarda da olsa ateş, üç günden daha fazla sürüyorsa, doktora götürmek gerekecektir.

Ateş yükselmesi vücudun savunma mekanizmalarından biridir. Vücutta virüs ya da bakteri cinsi bir hastalık etkeni olduğunu ve vücudun buna karşı tepki gösterdiğini kanıtlar. Ateş yükselmesi halinde hastalık etkenleri faaliyetlerini sürdüremez ya da ölürler. Bu nedenle ateş yükselmesi hastanın yararına bir durumdur. Ancak, yüksek ateşin devam etmesi, vücudun hastalığı yenemediğini gösterir. Hastalığın devam etmesi organlarda kalıcı bir bozukluk yaratabileceği için, müdahale edilmelidir. Doktor, yapacağı muayeneden sonra hastalığı teşhis edecek ve gerekli önlemleri alacaktır. Gerekli tedaviye başlamadan ateşi düşürmek yararlı bir davranış değildir.
Ateşin, savunma sistemi için yararlı olduğunu belirttim ancak bunun tek istisnası, yüksek ateşle gelen havale nöbetidir.

Beyin hücrelerinin normal dışı bir aktivite göstermesi sonucu ortaya çıkan, vücuttaki istemsiz kasılmalara, tıp dilinde konvülsiyon, halk arasında da havale adı verilmektedir.
Tipik bir havale nöbetinde bebek şuurunu kaybeder, kol ve bacakları kasılır. Birkaç saniye sonra, kol ve bacaklarla yüzde ritmik kasılmalar olmaya başlar. Bir süre sonra da bütün belirtiler kaybolur.
Havale nöbetleri genellikle 6 aylık ile 5 yaş arasındaki çocuklarda olur. Çoğu zaman yüksek ateş ile beraberdir. Ancak ateşin yüksekliği ile havale geçirme arasında her zaman bir ilinti yoktur. Yani bazılarında çok yüksek ateşte havale olmazken, bazı bebeklerde daha düşük ateşlerde bile havaleye rastlanabilir. Çocukların %4-5 inde hayatlarında en az bir kez havaleye rastlanırken, bunların yarısında bir kereden sonra havale görülmez. Eskiden, havale geçiren çocuklarda mutlaka beyin hasarı kalacağı düşünülürken, bunun doğru olmadığı artık anlaşıldı. Önemli olan havalenin kendisi değil, havaleye neden olan hastalıktır. Bu iyi tedavi edilmediği taktirde hasar kalabilir.

Eğer bebeğin ateşi yüksekse, düşürmek için, giysilerini çıkartmak, başına ve göğsüne ıslak bez koymak, tüm vücudu serin su ile ıslatılmış bezlerle silmek yararlıdır. Havale geçiren bebekte, kolonya gibi alkollü maddeler kesinlikle kullanılmaz. Ayrıca ateş düşürmek için su dolu küvete sokmak da tehlikeli olabilir.
Kusmaya başlarsa, yüzükoyun ya da yan yatırarak kusmuğun nefes borusunu tıkamasını önleyin.
Nefes alması güçleşirse, alt çenesini hareket ettirmeye çalışarak nefes almasına yardımcı olun. Çoğu insan, havale geçiren kişinin dilini ısıracağını ya da yutacağını ve nefes yolunun kapanacağını düşünür. Dil ısırma olursa da çok önemli değildir. Bunu önlemek için ağzına elinizi ya da başka cisimleri sokmak tehlikeli olabilir.
Eğer nefesi durursa, yapay solunuma başlamayın, kısa bir süre sonra kendiliğinden soluk alıp vermeye başlayacaktır.
Havale nöbeti geçtikten sonra, bebeğin devamlı doktoru varsa, ona haber verin. Bebeği muayene etmek isteyecektir. Eğer bu doktora ulaşamıyorsanız, bir hastanenin acil kısmına götürün. Yukarıda da belirttiğim gibi, havaleye neden olan hastalık, çoğu zaman havaleden daha ciddi sorun yaratır.

Uzm.Dr. Esra Özaydın

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

15/3/2008 · Kategori: siir dunyam

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::