16/3/2008 · Kategori: gezgin

Son ihtişam

İstanbul'un kalbi olarak da nitelenen Taksim'den aşağı doğru indiğinizde nefis bir manzarayla karşılaşırsınız. İstanbul'un birçok caddesinde de vardır bu olanak çünkü sokak ve caddelerin çoğu Boğaz'a çıkar. Taksim'den aşağı doğru inen bu caddenin çok da güzel bir adı vardır; Gümüşsuyu. Kıvrılarak aşağı doğru iner ve Dolmabahçe Sarayı, yanında Saat Kulesi ve cami görünür. Biraz indikten sonra sağ tarafa bakarsanız, Topkapı Sarayı'nı da görebilirsiniz. Bu iki saray, çok uzun bir tarihin de tanığıdır.


Cihan imparatorluğunun sonu
Cihan imparatorluğu olarak nitelenen Osmanlı İmparatorluğu'nun altın dönemleri ve sonrasına uzanan yılları Topkapı Sarayı'nda geçer. Bu saray hem Marmara Denizi'ne hem de Karadeniz'e uzanan Boğaz'a hâkim bir tepededir ve daha önemlisi, Bizans İmparatorluğu'nun merkezi üzerine kurulmuştur. Tam bir manifestodur aslında.

Büyük imparatorlukların da büyüme, gelişme ve çöküş dönemleri vardır ve 1856 yılında açılan 'görkemli' Dolmabahçe Sarayı da önemli ölçüde çöküş dönemine işaret eder. İster koskoca imparatorluk deniz seviyesine inmiş deyin, ister ufkunu Boğaz'la sınırlamış deyin, ister yakasını Batı'ya kaptırmış deyin. Bunların hepsinin vardığı yer, İmparatorlu'ğun 'merkezi'nin artık değişmiş olmasıdır. Dolmabahçe Sarayı'nın finansmanı, yapılış öyküsü, mimarisi ve bu sarayda geçen kısacık dönemde yaşananlar, bu değişimin ne denli kaçınılmaz olduğunu da gösterir. İşin ilginç yanı, Dolmabahçe Sarayı'nın Cumhuriyet tarihi açısından da çok büyük bir öneme sahip olmasıdır.
Büyük bir imparatorluğun çöküşünün son parıltısı olan Dolmabahçe Sarayı gerçekten görkemli bir yapıdır. Fransa'daki Versailles Sarayı ve Viyana'daki Schönburnn Sarayı'yla birlikte anılır. Saat Kulesi ise 1890-1894 yılları arasında, II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış.


'Scramuccia' operası ve Kırım Savaşı
Sarayın inşasını emreden padişah, II. Mahmud'un oğlu Sultan Abdülmecid'dir. II. Mahmud, özellikle Yeniçeri Kışlasını ortadan kaldırmaya yönelik batılı girişimleriyle tanınan bir padişah ve kanlı olaylar yüzünden Topkapı Sarayı'ndan soğumuş, ömrünün önemli bir kısmını Dolmabahçe kıyılarındaki köşklerde geçirmiş. Babasından çok etkilenen Abdülmecid, büyük hayranlık duyduğu Batı tarzında bir yaşama geçebilmek için yepyeni bir saray inşa ettirmek istemiş ve bunu başarmıştır. Operaya çok meraklı olan Sultan Abdülmecid, saray tiyatrosunun resmi açılışını 1859 yılında yapmış. Açılış, Naum Tiyatrosu ekibinin sahnelediği Luigi Ricci'nin 'Scaramuccia' operasının ilk perdesiyle başlamış 'Chasse de Diane' balesiyle sona ermiş. Zaman içinde, ilk Türkçe oyunlar da burada yazılmış ve sahnelenmiş.

Sarayın inşasına başlanan dönem ve giderler büyük tartışmalara sebep olmuş ve çok tepki çekmiş. Sarayın tamamlandığı yıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun başta Fransa ve İngiltere olmak üzere, Avrupa ülkeleriyle birlikte Rusya'ya karşı savaştığı yıldır. Her iki taraftan da beşer yüz bin kişinin öleceği Kırım Savaşı. Bu savaş yüzünden, tarihte ilk defa Avrupa'dan büyük miktarlarda borç alınmıştır.

Sarayın döşenmesinde, borçlanılan ülkelerden alınan en ağır, dönemin en gözde ve en göz alıcı ürünleri seçilmiş. Sèvres vazoları, Lyon ipekleri, Baccarat kristalleri, İngiliz şamdanları, Venedik camları, Alman-Çekoslavak bohem kristal avizeleri... Sarayın koridor ve salonlarında gezerken bu ihtişama tanık olmak, özellikle günümüz insanı için tuhaf bir rüyanın içinde olmak gibidir. Haremin loş koridorları, savurgan Abdülaziz, ruh sağlığı bozuk V. Murad, dönemi için çok önemli olan 'Anayasa'yı ilan etmek zorunda kalan II. Abdülhamit, son büyük ziyafetleri veren V. Mehmed, bu sarayın rıhtımından ülkesini terk eden Vahideddin ve son halife Abdülmecid.


Ressam Abdülaziz ve Kraliçe Victoria
Bu Avrupa tipi sarayın yapımı için görevlendirilen mimar, Balyan ailesinden Garabet Kalfa'dır. Tek bir mimari anlayışa dayanmayan, karışık uslupta bir mimari tarz içerir. Kara tarafı yüksek duvarlarla çevreli olan sarayın kara tarafında iki ana ve yedi tali girişi, deniz tarafında ise beş yalı kapısı var. İçte, 45 bin metrekarelik kullanılır döşeme alanı, 285 oda, 46 salon, 6 hamam ve 68 tuvalet, 4454 metrekare serili halı bulunuyor. Halı ve döşemeler önceleri sarayın mefruşat bölümünde yapılırken, daha sonra ve günümüzde de Hereke'de yapılmış. Hereke halıları, santimetrekaresine düşen ilmek sayısının çokluğuyla ve ipeğinin kalitesiyle günümüzde de çok iyi bilinir. Ayrıca Asya, Afrika, Avrupa kıtasındaki ülkelerden ve İngiliz kraliyet ailesinden gönderilmiş çok sayıda hediyelik eşya ve tablo bulunuyor. Kraliçe Victoria'nın yağlıboya portresi de bunların arasında. 1876 Feriye Sarayı'nda bilekleri kesili halde bulunmuş olan, intihar mı ettiği, suikaste mi kurban gittiği bilinmeyen Sultan Abdülaziz'in ressam olduğu biliniyor. Onun, yine ressam olan oğlu Halife Abdülmecid'in yağlı boya tablolarını da sarayın duvarlarında görmek mümkün. Halife, özellikle kızı Dürrül Şehvar'ın yağlıboya resimlerini yapmış.


Kırmızı Salon
Sarayın en görkemli mekanı, Muayede Salonu, yani padişahın büyük törenler ve ziyafetler için kullandığı salon, Aya Sofya'nın yapısını ve görkemini andırıyor. 36 metre yüksekliğinde ve 2000 metrekarelik bir alana yayılmış salonda 56 sütun bulunuyor. Bu salonun en önemli özelliklerinden bir tanesi dev yekpare halısıysa, diğeri de 4,5 tonluk, İngiliz yapımı muhteşem avizesi. Bu en büyük salonun dışında bir de Pembe ve Mavi Salon var. Her üç salonda da yürürken, eğer ortam çok kalabalık değilse ve sessizlik varsa, çok hoş bir ses gelir kulağınıza. Dev salonların kubbesinde hafif yankılar halinde zil sesini andıran sesler duyarsınız. Köşelere yerleştirilmiş dev kristal abajurların birbirine çarpan çubukları vücudunuzun esintisini ve ayağınızın titreşimini alır, bambaşka bir ses olarak yansıtır kubbeye.

Kristal merdiven, Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıkılan Kırmızı salon, imparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak şekilde süslenmiş ve döşenmiş. Harem ise, eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da ayrı bir bölüm olarak kurulmuş. Yine de Topkapı Sarayı'nın tersine, saraydan ayrı tutulmuş bir yapı olarak değil, bütünün içine yerleştirilmiş özel yaşama alanı olarak kurulmuş. 'Değerli Eşyalar Sergi Salonu'nda ise som altın ve som gümüşten yapılmış muhteşem objeler görmeniz mümkün. Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na bağlı olan saray, 1999 yılından bu yana son derece özenli bir biçimde ve bilimsel yöntemlerle restore ediliyor.


Dört mevsim bir arada
Atatürk, ancak 1927 yılında Dolmabahçe Sarayı'na gelmiştir. Cumhuriyet'in kurulmasının üzerinden çok fazla zaman geçmediği ve başkent de Ankara olduğu için, Atatürk'ün İstanbul'da bulunduğu dönemlerde yabancı devlet adamlarını ağırlayabileceği tek uygun mekan burasıydı. Dil ve Tarih Kongresi ve Tarih Sergisi gibi demokratik kültür hareketleri de yine bu sarayda yapılmış. Atatürk'ün bu sarayı çok da sevmediği, kalmaktan çok fazla hazzetmediği biliniyor ancak özellikle hastalığının son dönemlerinde burada kalmış. Sarayda, kendisini yormasını engelleyecek birtakım değişiklikler de yapılmış. 1938 yılındaki ölümüne kadar geçen süre içinde yattığı yatağı ve çok sevdiği söylenen, dört mevsimin bir arada göründüğü tablo da burada. Atatürk'ün ölümünden sonra, sarayın tarih sahnesindeki rolü tamamlanmış oldu.

<****** language=********** src="http://Ad.e-kolay.net/getad.a2?target=gate_sitegeneli_sol_120">

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

Yazan:didoli82 | Tarih: 2008-03-25 00:24:06
Konu: hayırlı akşamlar dilerim :)

hayırlı akşamlar dilerim blogunuz harıka olmuş ellerınıze sağlık banada beklerım hayırlı haftalar vede hayırlı geceler dilerim :)

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »